Sevilay Çelenk – Mor diken, eflatun ilahi, Diyarbakır’da barış sesleri

Gülten Akın olsa, “Gün kelebek içinde” derdi sanki. “Enkazına havlanıyor terk edilmiş dilin / Gece köpek içinde”dediğine göre bir vakit… Cama vuruyor kelebekler, mutfak camına, balkon camına, sağdan sola, çaprazlama her yere uçuyorlar. Fiskaya’dan Dicle’ye doğru kıvrılarak inmekte olan arabanın camına çarpıyorlar. Belki de Diyarbakır’a vuruldular. Belki barış işaretidir. Kim bilir?

Saatte 40 kilometre hız yaparak gelmişler Diyarbakır’a. Bu büyük göç için yola ilk koyulanlarla şehre varanlar aynı nesil değil. Altıncı nesilde ulaşabilmişler Hevsel Bahçeleri’nin mor çiçekli deve dikenlerine. Afrika’dan geliyorlar. Kara, yaşlı, kavurucu, kadim kıtadan. Hevsel Bahçeleri’nin deve dikenlerini ve Diyarbakır’ı, her şey yolunda giderse bir müddet evinseyebilirler. Kavurucu sıcağıyla bir “kara,” kadim şehir ne de olsa. Onlarla aynı günlerde ne tesadüftür ki Afrika’nın ucundan, Güney Afrika Cumhuriyeti’nden, seslerindeki bilge tınıya ve barış yapmış olmanın gönencine dalıp dalıp gittiğimiz çok önemli iki konuk da geldi. Eşleri ve diken kelebekleriyle birlikte hepsi bu hafta Diyarbakır’ın Afrikalı konuklarıydı… Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin (DİTAM) düzenlediği toplantıda hep birlikte barış imkanı konuşuldu. Sanırım bundan böyle mor diken gördüğüm yerlerde önce Afrika’yı ve sonra da Diyarbakır’ı hatırlayacağım. Barış dileyeceğim. Ey barış güzel barış…

“Ne barışı?” diye soran da var aslında. Yok değil… Fakat önce diken kelebeklerinin hakkını vermeli. Diyarbakır’da güller içindeki yeşil bir bahçedeysen, hele ki başka bir vesileyle günlerdir Gülten Akın okumuşsan, hüzün kapı eşiğini aşındırıyorsa, diken kelebekleriyle başlamak en iyisidir.

Afrikalı kelebekler… “Geçtikleri bölgelerde deve dikenlerini yiyerek beslenen diken kelebekleri, yumurtalarını da buralara bırakıyor. Ömürleri altı ila bir yıl arasında değişen diken kelebeklerinin bıraktığı yumurtadan çıkan tırtıllar, yetişip kelebek olduktan sonra ebeveynlerinin yolundan devam ediyor.” Tırtıl gibi, kelebek gibi devam etmeli belki de. Bir nesilden diğerine, bir ülkeden diğerine, bir şehirden diğerine, bir mor dikenden… Küçücük ömrünün yettiğince hayat taşımalı oradan oraya. Ölüm değil.

DİTAM konferansı sürerken, 200 gündür açlık grevinde olan Leyla Güven’in ve çok sayıda diğer tutuklu ile onları destekleyenlerin açlık grevlerinin o gün sona ereceği haberini aldık. Haber ikili konuşmaları aştı ve dalga dalga toplantı salonuna yayıldı. Sonuçta bir eylem olarak açlık grevine mesafenizden bağımsız olarak, tecridin insan onuruna uygun olmadığını, kime yönelik olursa olsun haksızlık ve hukuksuzluk olduğunu ve barış imkanının önünde büyük bir engel oluşturduğunu biliyorsunuz. Sonuç olarak kimileri de gördükleri ve başka türlü güçlerinin yetmediği bu büyük haksızlık karşısında bedenlerini ve hayatlarını ortaya koyarak çözüm arıyor. Barış imkanını böyle arıyor. O halde bu noktada yapılması gereken yaşam hakkına sahip çıkmak, meşru taleplerinin dikkate alınması konusunda onlara ses vermekti. Leyla Güven’in sesine ses katan çok oldu ve süreç bu şekilde sonlandı. Daha fazla can kaybının yaşanmamasından güzel bir şey yok…

Leyla Güven bir anne. Genellikle açlık grevlerinde anneler kapı önündedir. Dışarıdadır. Ayaktadır. Bu sefer onun kızı Sabiha ayaktaydı. Anneler demişken, Gülten Akın’a dönmeli. 1980 sonrası Mamak Cezaevi’ndeki mahkumların sürdürdüğü açlık grevi üzerine yazarken şöyle diyor Gülten Akın:

“Derken bir gün açlık başladı. Ana duyunca bunu dedi ki, artık sonudur her şeyin, bitmiştir. Ellerimiz yanımıza düşmüştür.
Görüş günü oraya vardığında, tel örgünün iki yanında karşılıklı durduğunda yüzünü aradı çocuğun. Yüzü orda. Gözlerini aradı çocuğun. Gözleri orda. Anlatımını aradı. Donmuş. Bulamadı.

(…)

Kırk üç gün. O gün oruca son verilmişti ama çocuk ayakta duramıyor. Dal gibi sallanıyor. Dili dolanarak bir iki sözcük ancak söyleyebildi.
Ana. Göğsünün bütün soluğunu bağırarak boşalttı.
‘Ölme oğlum, ölme emi oğlum.’
Çocuk, feri kaçmış gözleriyle, derisi kemiğine yapışmış yanağıyla, zor aralanan dudağıyla ama o bembeyaz, o canlı, o güzelim dişleriyle bir gülüş güldü. Bir gülüş güldü.
Ana onu aldı. Kanadındaki en geniş teleğin altına soktu. Bir top ışık gibi. Uçtu gitti.
Dahi uçmada.” (1)

Açlık grevini anlattığı 42 Günün Şiirleri’nde, cezaevi kapılarından kovulan, itilen, dağılmayan annelerden söz ediyor Gülten Akın. Bilindiği üzere, o annelerden biri de kendisidir. Otobüslere doluşarak yollara düşen, cezaevi önünden “sürülünce” yakındaki küçük parka gidip bekleşen, titreşen, üşüyen anneler. Sonra orada o parkta yeşil, kırmızı, beyaz değil de eflatun açan çiçekleri anlatıyor.

“O alanın ortasındaki küçük parkta uzun ‘boylu, eflatun çiçekler açmış. Bir öbek dolusu eflatun çiçek. Rastlantı mı bu? Olamaz. O çiçekleri tohumken saklayan bahçıvana sorsanız size söyler. ‘Kırmızının, sarının, beyazındı tohumlar. Nasıl oldu bilemiyorum tümü eflatun açtı.’ ” (2)

Anaların acısını soğuran ve rengi eflatuna kesen çiçekler… Ozan anne Gülten Akın o muhteşem “Eflatun İlahi”yi süzer bu çiçeklerden.

“Eflatun çiçekler döküyor durmadan
Sayrısın, etinde yıllanmış zehir
Nece sağaltayım seni, nece dindireyim
Ülkem misin, oğlum musun seçemiyorum
Sevdanın özü̈ birdir” (3)

Yani işte böyle, siz de benim gibi etrafında dönüp durduğunuz halde sürmekte olan açlık grevleri üzerine bir çift laf etmeyi beceremediyseniz, Gülten Akın’ın 42 Günün Şiirleri’ni okuyun. Şairin kuşağındaki anahtar demeti… Kilidi açıveriyor.

Bir yandan da Diyarbakır’daysanız herkes elbet Leyla Güven’i konuşuyor. Kardeşten öte bir hekim dostumuz, dokuz yaşındaki akıllı ve güzel kızı ile birlikte iki dakikalığına uğradığında, afacan kız, başka bir lafın arasına sevincini sıkıştırıveriyor: “Leyla Güven açlık grevini bırakmış!”. “Sen Leyla Güven’i nereden biliyorsun?” dercesine başlar ona çevrilince, “Herkes konuşuyordu. Google’a yazdım baktım ben de” diyor.

Gelelim barış konferansına. DİTAM barış imkanını aramaktan hiç vazgeçmeyen, barış ve çözüm süreçleri tepetaklak olduğunda da çalışmalarını bir an bile duraksatmamış olan bir kurum. DİTAM’ın her toplantısından bir ufuk genişlemesiyle dönüyor insan. Toplantının bu seferki konuklarından biri Güney Afrika’daki çatışmanın çözümü sürecinde Ulusal Parti Hükümeti adına baş müzakereci olan Roelf Meyer’di. Meyer Güney Afrika’nın ırk ayrımcılığı üzerine temellenen ve onlarca yıl süren Apartheid rejiminin sonunu müzakere eden isimlerdendi. Güney Afrika’da 1994’teki ilk demokratik seçimlerin yolunu açanlar arasında önde gelen bir aktör olan Roelf, Nelson Mandela kabinesinde bakanlık yapmış. Toplantının diğer konuğu olan Mohammed Bhabha ise eski bir milletvekili, avukat ve yine deneyimli bir barış müzakerecisi. Afrika Ulusal Kongresi (ANC) ekibinin bir üyesi olan Bhabha, 1994 yılında ülkesinde hayata geçirilen ilk demokratik parlamentoda da senatörmüş. O da bugün dünyanın pek çok yerinde çatışmalı süreçlerle ilgileniyor, danışmanlık yapıyor ve çözüm ve barış deneyimini paylaşıyor.

Aydın Selcen Gazete Duvar’daki dünkü yazısında toplantının çok etraflı ve iyi bir değerlendirmesini yaptı. Okumayanların o yazıyı da okumasını önererek burada noktalayayım. Kısacası Güney Afrika Cumhuriyeti’nde çözüm süreçlerinin iki tarafının iki önemli temsilcisi Diyarbakır’daydı. Nefreti unutmak, bağışlamak, barışı savunmak gerekliliğini anlatabilecek en uygun isimler… Güney Afrika Cumhuriyeti’nde ırkçılık yıllarının sadece siyahları değil, beyazları da ağır biçimde ezdiğini ve tükettiğini söylediler. Barışmak için bunun anlaşılmasının öneminden söz ettiler. Onları dinlerken yine zihnimin kıvrımlarında dolanmaya başlayan bir Gülten Akın şiirini çıkarıp koydum önüme. “Yarın” adlı şiirinde aynı şeyi söylemiyor muydu çoktan?

“Kardeş benim ölüp ölüp dirildiğimi
Şimdi dıştala sen umursama
Bugün benim başımdaki ağrı
Yarın senin de başında” (4)

Hepi topu üç beş yıldır duyup durduğum, ötelemek gibi, telefona dönmek gibi, hiç mi hiç sevmediğim “dıştala”ya mı şaşayım bu şiirde, neye şaşırayım bilemedim yine. O da bu ülkede yaşanan acılar kadar eski bir kelime miymiş? Gülten Akın da dıştala(ma) diyen kelime büyücüsü…

Ama işte dön dolaş yine mor dikenlerdeyiz. Her yer iri iri kelebek içinde. Gülten Akın olsa, “Gün kelebek içinde” derdi sanki. “Enkazına havlanıyor terk edilmiş dilin / Gece köpek içinde” (5) dediğine göre bir vakit… Cama vuruyor kelebekler, mutfak camına, balkon camına, sağdan sola, çaprazlama her yere uçuyorlar. Fiskaya’dan Dicle’ye doğru kıvrılarak inmekte olan arabanın camına çarpıyorlar. Mor diken kelebeklerinin hikayesini anlatan abim, “Şehrin içine vurdular, iyi olmadı bu onlar için” diyor. Belki de Diyarbakır’a vuruldular. Belki barış işaretidir. Kim bilir?

Neyin barışı diyecek olursanız, onu da tez vakitte konuşmamız şart. Şimdilik şunu söylemek lazım. Güney Afrikalılardan da öğrendik. Barış muhakkak olur. Er ya da geç olur. Maksat bizlerle olsun, sizlerle olsun… Kemal Kılıçdaroğlu da konuşuyor artık, devamı gelsin. Olması gereken bu. Barışı AKP pragmatizmine ve yanar döner siyasetine bırakmaya kimsenin niyeti de yok, lüzumu da yok. Bir yola koyulalım önce. Dileyen yetişecektir…

Bir Afrika atasözü dermiş ki, “Eğer tamtamların ritmi değişirse dans edenler adımlarını ona göre ayarlamak zorunda kalır.”

Ritmi değiştiren biz olalım…

(1) “Gülerken,” 42 Günün Şiirleri. Gülten Akın Toplu Şiirler 2 (1979-1998) içinde (2. Baskı). YKY: 2000. s 135-136.

(2) “Sonrasında,” 42 Günün Şiirleri. A.g.e, 123.

(3) “Eflatun İlahi,” 42 Günün Şiirleri. a.g.e., s. 85.

(4) “Yarın,” İlahiler. a.g.e., s.141.

(5) “Kısa Şiir/ beş” Sonra İşte Yaşlandım. a.g.e., s.256

KAYNAK: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/05/30/mor-diken-eflatun-ilahi-diyarbakirda-baris-sesleri/?fbclid=IwAR3264Yytonkdp1TQULMaKg9T7eRrw23uOWq721M49tEPOwA2o-I714T7Eo


İlgili Yazılar